GÜNÜ TAŞIYAN KALP

Sabah vakti erkenden kalkan Deniz bir süre evdekilerin de uyanmasını bekledi. Güneş doğarken ortam sessiz, ev sessizdi. Güneşin doğuşu yeni bir günün yeni maceraların başlangıcıydı her gün. Deniz her güne büyük bir mutlulukla başlıyordu ama akşama kadar bu ruh hali kaç kere değişime uğrayacaktı kim bilir? Mavi gözleri ve sarı saçlarıyla ortama güven veriyordu. Deniz için bir insanla yaşamak önemliydi ama eşi İnci'yle hayatı derinden yaşamak çok daha öncelikliydi. İnci kendince biraz sıkıntılı, kimsenin kahrını çekemeyeceği hastalıkları olan bir karakter olmasına rağmen Deniz ona "Hastalık görmek istemeyeni korkutur güzelim. Ben senden korkmuyorum senin derin yaşayış tarzını seviyorum."demişti. İnci de karşısında her halini ciddiye alan ve gerçekten anlamaya hazır birini görünce mutlu olmuş, bütün dertlerini unutmuştu. 
İnci küçükken büyük bir hastalık geçirmişti ve o zamanlarda küçücük bedeninin kaldırdığı bu yükü şimdi ruhu kaldıramıyordu. İstese de istemese de bir anda hastalıktan dert yanarken buluyordu kendini. Oysa önemli olan şimdi geldiği nokta ve hastalığına karşı gösterdiği yaşam çabasıydı. Yaşamak evet güzeldi ama hastalığa rağmen yaşamak... İşte zor olan belki de buydu. Deniz'le tanışmaları bile biraz olaylı gelmişti ona. Hatta bir ara Deniz'e "Sen kendini ne sanıyorsun? Ya bak Deniz gerçekten görmüyor musun? Amacınız ne sizin ya?" Diye bir çıkışmıştı. Deniz tabi İnci'nin bu yersiz çıkışlarını bile seviyordu. Çünkü İnci her haliyle çok içten, çok doğal davranıyordu. Belki de bir ilişkinin en önemli dinamiği buydu. 
İnci, Deniz'le evet çok mutluydu. Evlenmişlerdi ama içinde birçok şüphe vardı. "Deniz neden benimle evlendi ki? Hem çok saçma, akıllı bir adama benziyordu oysa sarışın... Neyse sorarım ben ona." Diye düşünüyordu sürekli. Sonra fazla düşünmeden yemek hazırlamaya mutfağa geçti. 
Deniz: 
-Canım öyle çok uğraşmana gerek yok aslında yardım edeyim mi? 
İnci: 
-Yok mavişim ben hallederim. Zaten birazdan çocuklar da kalkacak senden sonra onlara da yemek hazırlamam lazım.
Deniz: 
-Sen bilirsin canım. 
İnci sofrayı hazırladı. Deniz'in çayını da koydu.
Deniz: 
-Teşekkür ederim tatlım.
İnci: 
-Afiyet olsun canım. 
Yemek yedikten sonra Deniz işe gitmek için hazırlandı. 
Deniz: 
-Hadi ben çıkıyorum canım akşam görüşürüz. 
İnci: 
-Tamam canım akşam görüşürüz deyip yol etti. 
Deniz büyük bir mutlulukla işe gitti. 
İnci kapıyı kapatınca bir an durdu. Ev bir anda genişledi sanki; duvarlar biraz daha sessiz, hava biraz daha hafifti. İçinden geçen o küçük fısıltılar yine kıpırdamaya başladı. "Ben iyi bir eş miyim? Yaptığım yemek yeterli mi? Sabah ona sıkıntı gibi mi göründüm acaba?"
Kafasının içi, mutfaktaki tencereler gibi kaynıyordu. Oysa dışarıdan bakıldığında sadece masayı topluyordu.
Tam o sırada eline aldığı tabak hafifçe kaydı. Çok büyük bir şey değildi ama İnci son zamanlarda eli titrediği için bu küçük kazalar birer işaret gibi görünüyordu ona. İçinden bir sızı geçti. "Niye böyle yoruluyorum ben? Bu kadar basit bir şeyi bile neden zorlanarak yapıyorum?"
Dolabı kapatırken bir an nefesini tuttu. Sonra kendi kendine çıkıştı. 
"Yeter! Hastalığı düşüne düşüne hastalık büyüyor zaten."
Bu iç konuşma bile onu yordu, ama mutfağı toplamaya devam etti. Çocukların ayak sesleri hâlâ duyulmuyordu. Evin bu erken sabah sessizliği ona hem sarılmak isteyen hem de boğazına düğüm atan bir duygu veriyordu. 
Bir sandalye çekip oturdu. Elleri dizlerine düştü. Gözleri bir noktaya dalıp kaldı. 
Deniz'in az önceki gülümsemesini hatırladı. Kapıdan çıkarken arkasına dönüp baktığını, gözlerinde o eski tanışma zamanlarındaki sıcaklığın aynı şekilde parladığını düşündü. 
İnci istemeden gülümsedi. 
"Belki de...belki de bu kadar zor değil."
Sonra hemen ardından tanıdık iç ses geldi:
"Ya değilse? Ya bir gün yoruluyorsa? Ya ben gerçekten yüksem?"
Sorular evin içinde görünmez kuşlar gibi kanat çırptı. İnci ayağa kalktı, "Hayır, bugün böyle olmayacak" dedi kendi kendine. Kendine küçük, sessiz bir meydan okuma gibiydi. 
Küçük bir tepsi hazırlayıp güneş ışığının vurduğu pencerenin dibine geçti. Pencereden dışarı baktı. Deniz'in az önce yürüdüğü sokağı görüyordu. Sanki onun ayak izi hâlâ oradaydı. Bu görüntü içini biraz rahatlattı.
O sırada çocuklardan biri hafifçe öksürdü odasında. İnci refleksle doğruldu. 
"Tamam, tamam....yeni gün başlıyor.
Tam İnci pencerenin önünde derin bir nefes almıştı ki, odalardan biri homurdanan minik bir ayı yavrusu gibi kıpırdandı.
Önce hafif bir sürtünme sesi. 
Sonra yastığın yere düşmesi. 
Sonra da bilinen o cümle patladı:
"Anneee ben uyandım!"
İnci refleksle gülümsedi. Ne kadar yorgun olursa olsun, bu ses kalbinin içindeki tüm düğümleri bir anlığına çözerdi.
Derin, kapıdan saçları darmadağın, pijamasının bir kolu dışarı fırlamış hâlde çıktı. 
Gözlerini ovalarken "Anneee karnım çok aç ama çok aç yani çok çok aç..."diye dramatik bir açıklama yaptı.
Burada küçük bir kahkaha yayıldı İnci'nin içinden. Az önceki o ağır düşünceler bir adım geri çekildi.
Minik bir nefes aldı.
"Gel bakalım, sofrayı hazırladım zaten."
Tam Derin sandalyeye tırmanmaya çalışırken bu kez diğer odadan daha sert bir ses duyuldu. 
"Anne, Derin benim oyuncağımı aldı."
Ege kapıda belirdi. Yüzünde sabah hırçınlığının imzası vardı. Elinde tuttuğu oyuncak arabayı havaya kaldırmıştı ama hâlâ "kaçmış olabilir" şüphesiyle çevreyi tarıyordu.
İnci bir an durdu; tam o eski yorgunluk geri gelecekti. Sonra kendi kendine; "Hayır bugün daha güçlü olacaktım."diye hatırlattı.
Gülümseyerek ikisine de döndü.
İnci: 
"Ege, Derin'le önce kahvaltı edelim. Oyuncak konseyini sonra toplarız."
Ege bunu düşündü. "Konsey" kelimesi onu biraz havaya sokmuş gibi oldu. 
Derin ise sandalyede kıkırdamaya başlamıştı bile.
İnci çocukların yüzlerine bakınca içi tuhaf bir denge buldu sanki. Hastalığı, kaygısı, sabahki sıkışıklığı... Hepsi bu iki ufak tepeciğin arasında biraz daha hafif kalıyordu. 
Kahvaltıya oturdular. 
Derin çayı üfleyerek içmeye çalışıyordu, üflerken de etrafı çiçek bahçesi gibi ıslatıyordu.
Ege ise tostunu yerken "Baba neden sarışın anne ya?"diye sorguluyordu.
İnci hem gülüyordu hem de içi bir anlığına titredi. 
"Deniz..."diye fısıldadı içinden. 
Sanki bir anda onu daha çok özledi. Acaba arasa mıydı? Ama arayıp da ne diyecekti ki? "Deniz ben bugün hiçbir şeyi düzgün yapamadım."mı diyecekti?
Yine de bir cesaret telefonu eline aldı. Arasam mı diye düşünürken bir ara yanlışlıkla aramış bulundu. Telefonun diğer ucunda Deniz'in sesi titrek bir şekilde duyuldu. "İnci sen mi aradın?"
İnci bir an ne diyeceğini bilemedi. "E...evet.... yanlışlıkla...."diye mırıldandı. Ama aslında yanlışlıkla değildi; kalbi tam da bu anı bekliyordu. Deniz sessiz kaldı ama sessizlik bile konuşuyordu. Sonra derin bir nefes aldı: "İyi ki aradın. Seni duymak istiyordum." 
O anda İnci'nin içi hem hafifledi hem de tuhaf bir sıcaklıkla doldu. Yanlışlıkla başlayan bir arama, yılların birikmiş duygularını yavaşça yüzeye çıkarıyordu. Ve ikisi de, yılların sessizliği sonrası, birbirlerinin sesinde kaybolmaya başladı. 
İnci, telefonu hâlâ elinde tutarken Deniz hafifçe gülümsedi: 
"Ne yapıyorsun? Evde misin?"
"Evet, evdeyim."dedi İnci, sesinde hâlâ bir titreme vardı. 
"Sen... yolda mısın?" 
"Evet, birazdan yanınızda olacağım,"dedi Deniz, sesi hem sıcak hem kararlıydı. 
İnci'nin kalbi hızlandı: "Geliyorsun, şimdi mi?" 
"Evet. Sana bakmak, yanınıza gelmek istiyorum."dedi Deniz. 
Sessizlik oldu, ama bu sefer tuhaf bir rahatlık getirmişti. Yılların suskunluğu, o kısa konuşmada sanki kırılmıştı. 
Kapı gıcırtısı duyuldu, çocukların neşeli sesleri evi doldurdu:
"Baba geldi! Baba geldi!"
İnci telefonu bırakıp pencereye baktı; Deniz arabasıyla geliyordu, çocuklar bahçede koşuyordu. O anda yılların ağırlığı, umutla karıştı; geçmişin gölgeleri, evin ışığıyla biraz olsun dağıldı. 
Deniz eve girdiğinde, çocuklar koşup ellerini sardı, gülüşleri bütün evin içini ısıttı. İnci bot adım geri durdu. Deniz onu gördü, göz göze geldiler. Sadece bir bakış, yılların sessizliğini bir an olsun eritti. Ve o an, kelimeler olmadan, tüm geçmişi birlikte taşımaya karar vermiş gibi hissettiler. 
Deniz kapıdan içeri girdiğinde evin salonu hafif dağınıktı. 
Derin yere yaydığı legolarla kendi evrenini kurmuş, Ege ise oyuncak kamyonunu aynı yerden kırkıncı kez geçiriyordu. 
Televizyon hafif kısık bir sesle açıktı. 
İnci onların arasında dolaşıyor, oyuncakları topluyor, "Ege onu alma, Derin sen kardeşine biraz yer aç" gibi küçük uyarılar savuruyordu.
Deniz o manzarayı görünce gülümsedi. 
Bu gülümsemede hem "eve geldim" hissi vardı hem de İnci'nin omuzlarına çökmüş yükün fark edilmesiyle oluşan bir hüzün. 
"Geldim" dedi. 
İnci dönüp baktı. 
"Hoş geldin."
Sesinde hafif bir yorgunluk vardı ama aynı zamanda tanıdık bir sıcaklık. 
Çocuklar babayı fark edince sevinçle ona koştular. 
Bir dakika boyunca en küçük bir festivale döndü; gülüşmeler, "baba şuna bak"lar, "Baba beni taşı"lar....
İnci bu anları izlerken hem mutlu oldu hem de içi sıkıldı. 
Sanki bu neşeli sahnenin ortasında kendine yer bulamayan biri gibiydi. 
Gece ilerleyip çocuklar dişlerini fırçalayıp odalarına geçtiğinde ev bir anda sakinledi. Bu sakinlikte İnci'nin üzerine çöken düşünceler daha belirgin hale geldi. Sanki gürültü dağılınca zihnindeki gölgeler ortaya çıkmıştı.
Deniz mutfaktan iki bardak sıcak su getirip koltuğa bıraktı. 
"Biraz oturmak ister misin?"dedi yumuşak bir sesle. 
İnci oturdu ama bedenini sertçe toplamıştı, omuzları gergindi.
Deniz yanına oturunca onun bu gerginliği daha belirgin oldu. 
"Bugün zor bir gün müydü?"diye sordu. 
"Bilmiyorum...."dedi İnci gözlerini bardağa indirerek. 
"Sanki....her şeyin dışındayım gibi. Herkes ilerliyor, ben yerimde sayıyorum."
Deniz bir an ona baktı. 
"Bunu uzun zamandır hissettiğini biliyorum."
İnci gözlerini kaçırdı. 
"Bazen düşünüyorum...acaba ben sizin için yük müyüm?"
Deniz'in yüzünde belli belirsiz bir sızı belirdi. 
"Bunu neden düşünüyorsun?"
"Çünkü...." İnci'nin sesi çatladı. 
"Çünkü sen bu evi çeviriyorsun, çocuklarla ilgileniyorsun, çalışıyorsun... Ben ise böyleyim. Eksik. Tam değil. Sanki seni hak etmiyormuşum gibi."
Deniz hafifçe ona yaklaşmak istedi ama İnci, fark etmeden, çok küçük bir geri çekilme yaptı. İkisi de bunu hissetti.
Deniz bunun üzerine mesafeyi korudu ama sesini daha da yumuşattı. "İnci sen kendini eksik görüyorsun diye ben seni o şekilde görmem. Senin eksik dediğin şey, belki de seni en insan yapan tarafın."
İnci'nin gözleri doldu ama yaş dökülmedi.
Kelimeler boğazında takılı kaldı. 
"Haketmiyorum gibi geliyor bazen...seni, çocukları...evimizi."
Deniz bardağı masaya koydu. Bu kez uzanmadı, dokunmak için zorlamadı. Sadece elini yanına bıraktı, İnci isterse yaklaşsın diye. 
"Eğer bir gün beni hak etmediğini sanırsan şunu düşün" dedi sesi çok sakin, neredeyse fısıltı. "Ben kimi seçtim? Seni. Hangi hayatı istedim? Bu hayatı. Hangi insanı kaybetmekten korkuyorum? Yine seni."
İnci o an gözlerini kapadı. 
İlk kez o gece derin nefes alabildi.
Geri çekilmedi.
Yaklaşmadı da. 
Ama Deniz'in varlığının ağırlığını değil, sıcaklığını hissetti. 
Dışarıda gece büyüyordu. 
Ev sakin, kalpler karışıktı....ama ilk kez bağ çözülmüyor, sıkıca duruyordu. 
İnci, mutfak tezgahına hafifçe yaslandı. O bağın ağırlığı korkutmuyordu artık, sadece elini titretiyordu.
Deniz ise salonda çocukların sesini duya duya ona doğru yaklaştı; sanki adımlarını fazla hızlı atsa İnci'nin üzerine basacakmış gibi bir özenle. 
"İnci..."dedi.
Sesinde bir çekili perde vardı; nasıl açılacağını bilmiyordu ama çabası belliydi. 
İnci kafasını kaldırdı, bakışı hem kırılgan hem de garip bir güç taşıyordu. 
"Bugün....iyi değildim"dedi.
Bu cümle bir itiraf değil, bir yorgunluğun soyunması gibiydi. 
Deniz yanına geldi, durdu. 
Ne sarıldı, ne uzaklaştı. "Sesinde vardı."
İnci kaşlarını çattı. "Sesinde vardı mı?"
"Evet."
Deniz hafif bir gülümsemeyle devam etti:
"Sanki tutmuşsun bir şeyleri...hem bırakmak istiyorsun hem bırakırsam düşerim diye korkuyorsun."
İnci'nin kalbi böyle bir cümlenin altında anlık sendeledi.
"Ben... Gerçekten öyle hissediyorum."
"Bazen sizin mutlu olduğunuz herşeye uzağım sanki. Siz ışık gibisiniz, ben gölge gibi. Biri diğerine yaklaştıkça ya büyüyor ya kayboluyor."
Deniz buna karşı çıkmadı, öfkelenmedi, düzeltmeye kalkmadı. 
Sadece İnci'nin eline dokundu: 
"Sen gölge değilsin. Biz ışıksak, sen kaynağın içindesin."
Bu cümle İnci'nin kalbine bırakılan bir ağırlık gibiydi. 
Ağırdı ama rahatlatıyordu.
O sırada salondan Derin'in çığlığı geldi:
"Babaaaa! Ege yastığı kafama attı!"
Ege hemen karşılık verdi:
"Attım çünkü o da bana tükürdü! TÖRÜDÜ!"
İnci istemsizce güldü. 
Deniz de güldü.
Küçücük bir an...evin tüm gerilimini dağıttı sanki. O bağ, karanlık bir düğüm değil de yaşamın kendisi gibi duruyordu şimdi. 
Dağılmıyordu ama sıkmıyordu da. 
Deniz tam o gülüşün içindeyken fısıldadı: 
"İstersen bu akşam çocuklar uyuyunca...biraz daha konuşuruz. Kaçmadan. Korkmadan."
İnci başını salladı.
"Korkarım ama yine de konuşmak isterim."
Ve o an hikâyenin gövdesi sessizce yerini buldu:
İki korkak cesaretli davranıyordu. Deniz, İnci'ye bakarken içten içe kalbinin hızlandığını fark etti. "Söylemek istediklerimi doğru ifade edebilecek miyim?"diye düşündü. Ama aynı zamanda yanında İnci olduğu için bir cesaret dalgası hissetti. 
İnci ise hâlâ kendine güvenemiyordu. "Korkarım ama konuşmak istiyorum," diye kendi kendine tekrarladı. Her kelimesi küçük bir meydan okumaydı. Deniz'in gözlerine baktığında, korkusunun biraz yumuşadığını hissetti; bu, cesaretin ilk işaretiydi.
Ertesi sabah, güneş hafifçe çimenlerin üstüne düşerken, küçük bir piknik için yola çıktılar. Derin ve Ege de yanlarındaydı. Yol boyunca çocukların enerjisi, Deniz ve İnci'nin gergin ama heyecanlı sohbeti ile karıştı. 
"Baba, sen de geliyorsun, değil mi?"dedi Derin. 
"Tabii küçük hanım, sürprizlerim var," dedi Deniz gülümseyerek. İçten içe, Derin'in mutluluğu ona da güven veriyordu. 
Ege, İnci'ye bakıp sordu: 
"Anne, sen neden bu kadar gülüyorsun?"
İnci hafifçe kızardı ama gülümsedi: 
"Belki de birlikte olduğumuz için..."
Yol boyunca birbirlerine şakalaşmalar, hafif atışmalar eşlik ediyordu. Deniz, Derin'in elini tutarken, İnci, Ege ile hafifçe konuşuyor, arada Deniz'e bakıyordu. Piknik alanına vardıklarında piknik örtüsünü serdiler, yiyecekleri hazırladılar.
İnci bir an durup nefes aldı: 
"Buralar çok güzel...sessizlik bile gürültü gibi değil, huzur gibi."
Deniz başını salladı: 
"Korkularımız burada da yanımızdalar ama artık daha hafifler. Seninle bu anı paylaşmak, hepsini yumuşatıyor."
Çocuklar küçük bir oyun başlattı, birbirlerini kovalamaya başladılar. Deniz ve İnci sessizce birbirlerine bakıp gülümsediler. 
İnci, yanında getirdiği topu eline aldı ve çocuklara gülerek seslendi: 
"Çocuklar bizimle yakartop oynamaya var mısınız? Babanızla ben bir takım, siz de iki kardeş diğer takım. Var mısınız?"
Derin ve Ege bir anda ışık saçan iki kıvılcıma dönüştü, heyecanla İnci'nin etrafına toplandılar.
"Harika fikir yaşasın! Hadi baba!"dedi Derin.
İnci, Deniz'e yan gözle baktı: 
"Hadi, çocukları kırma."
Deniz ağır ağır doğruldu. 
"E aynı takımdayız zaten...ne yapalım?"
İnci topu elinde sektirerek:
"Karşıya geç. Benim attığım topları tutacaksın. Çocuklar da ortaya geçsin, toptan kaçacaklar. Biz de onları vurmaya çalışacağız."
Derin hızla ortaya koşarken:
"Güzel oyunmuş anne. Sen ne güzel oyunlar biliyormuşsun!"
İnci hafifçe utandı ama gülümseyerek karşılık verdi: 
"Yakartop, herkesin bildiği bir oyundur aslında."
Deniz başını eğip İnci'ye daha dikkatle baktı: 
"Ben bilmiyordum mesela. Sende ne cevherler varmış?"
İnci hafifçe yutkundu. 
"Abartılacak bir şey yok....çocukken oynadığımız aklımda kalan bir oyun işte."
Deniz'in bakışı bir anlığına yumuşadı.
"Bence çok daha fazlası."
İnci gülerek: 
"Neyse, oyuna başlayalım artık."
"Ben burada mı dursam?"dedi Deniz. 
"Ya Deniz...geç karşıma. Sinir etme beni."
Deniz kahkahasını tutamadı. 
"Sinirlenince de çok güzel oluyorsun."
İnci kızardı ama topu hızla fırlattı. 
"Hadi bakalım...çocuklar siz de kaçın!"
Deniz topu başarıyla tuttu.
"Tüh kızdırdık yine, görüyor musunuz çocuklar?"
İnci gözlerini devirdi. 
"Bence sen oyuna odaklan şuan."
Deniz ilk hamlesini Ege'ye doğru yaptı; Ege toptan kaçamadı ve vuruldu. 
"Aferin Deniz," dedi İnci. "Ege sen de kenara geçebilirsin baban seni vurdu."
Ege biraz üzülerek kenara çekildi. Ortada şimdi yalnızca Derin vardı. 
"Çok iyi oynuyorum herhâlde," diye övündü Derin.
"Birazdan vurulursun merak etme," dedi İnci gülerek. 
Derin gerçekten iyi kaçıyordu ama Deniz niyeyse onu vurmak istemiyordu. 
İnci sabırsızlandı:
"Deniz, oyunun amacını mı unuttun? Bu bu kadar zor değil. Gayet vurabilirsin."
Derin sırıtıp elini kaldırdı: 
"Babamla anlaşma yaptık. Beni vurmaz o!"
Deniz omuz silkti.
"Ege'yi ben vurdum, Derin'i de sen vur işte. Sana bıraktım."
İnci: 
"Bana gelince yerinde durmuyor ki.... Ama Derin vurulduktan sonra sıra bizde biliyorsun değil mi?"
"Ben vuramam o yüzden hiç uğraşmıyorum."
Derin artık nefes nefeseydi:
"Koşmaktan yoruldum, bir vursanız!"
"Hadi Deniz,” dedi İnci. "Seni bekliyoruz."
"Sen vur bence."
"Neden?"
Derin iki elini dizlerine koydu:
"Anne hadi... Oradan oraya koşarken yoruldum." 
"Sen onu babana söyle canım," dedi İnci. 
Deniz iç çekti. 
"İnci bak...sen vur işte. Zaten yoruldu kız. Yani şuan vurmak zor değil." 
"E sen vur o zaman."
"Oyunu başlatan sensin, neden vurmaktan çekiniyorsun ki?"
İnci topu kavradı. 
"Doğru diyorsun.... Al vurdum işte!"
Top Derin'in ayağına dokundu. 
Derin, derin bir nefes verdi: 
"Oh çok şükür... Aranızda koşmaktan yorulmuştum. Hadi sıra sizde!"
Çocuklar topu ortaya koyduktan sonra heyecanla birbirine baktı. 
Derin: 
"Hazır mısınız? İlk atışı ben yapıyorum."
İnci ve Deniz ortada durdu. İnci saçını toparladı:
"Tamam, siz ikiniz bize saldırın bakalım. Ama yavaş gelin ha." 
Deniz hafif gülümsedi: 
"Yavaş gelirler mi bilmiyorum ama kaçmaya hazırım."
Ege topu Derin'le verdi. 
Derin hızla ileri çıktı, topu İnci'ye doğru fırlattı. İnci hafifçe sağa kaydı ve top yere düştü. 
İnci: 
"Fena değil, az kalsın vuruyordun!"
Ege sırayı aldı. Bu kez top Deniz'e geldi. Deniz hızlıca geri adım atınca top yanından geçti. 
Ege: 
"Baba yakalanıyordun ama!"
Deniz: 
"Az daha, az daha. Biraz daha çalışman lazım."
Çocuklar eğlenerek birbirlerine baktı. 
Derin: 
"Hadi Ege, taktik geliştiriyoruz. İkimiz aynı anda atacağız."
İnci, Deniz'e dönüp alçak bir sesle: 
"Dikkat et, şimdi ciddi oynayacaklar."
Deniz: 
"Hazırım."
Derin ve Ege aynı anda topu fırlattı. İnci sola, Deniz sağa kaçtı. Toplar yine boşa gitti. 
İnci nefeslenirken gülümsedi:
"Bak hâlâ vuramadılar."
Ege: 
"Bu sefer olacak!"
Derin hızla topu aldı, hiç düşünmeden attı. Top tam Deniz'in ayaklarına geldi, Deniz kaçamadı ve top ayağına çarptı. 
Derin sevinçle: 
"Vurdum! Baba sen yandın!"
Deniz gülerek kenara geçti: 
"Tamam tamam bu sayılır."
İnci tek kalmıştı. Çocuklar onu çevirdiler. 
İnci: 
"Biriniz yetmiyordu zaten, ikiniz de üstüme gelin."
Derin attı, İnci kaçtı. Ege attı, yine kaçtı. Sonunda Derin tam mesafeyi ayarladı ve attığı top İnci'nin hafifçe koluna dokundu. 
İnci durdu, kollarını havaya kaldırdı: 
"Tamam kabul! Vurdunuz beni."
Çocuklar sevinçle bağırdı, koşup ikisine de sarıldı. 
"Biz kazandık!"
Derin topu havaya fırlattı. Ege de peşinden bağırdı. 
"Yaşasın! Annemleri yendik!"
İki kardeş zafer nidaları atarak piknik örtüsüne koştu, kendilerini örtünün üstüne bıraktılar. Çimenlerin üstünde, kahkahaları havadaydı.
Derin doğrulup Deniz'e baktı.
"Baba sizi nasıl yendik ama, gördünüz mü?"
İnci de örtünün kenarına otururken gülerek başını salladı.
"Ha gördük, gördük. Babanla anlaşma yapmışsınız da benim haberim yok. Aynı takımdaysak eğer, neler döndü Deniz?"
Deniz ellerini iki yana açtı.
"Canım yani...aynı takımdayız ama oyun sırasında konuşacak vaktimiz mi oldu sanki?"
İnci kaşlarını kaldırdı.
"Ay ne güzel. Ben çocuklar için oynuyoruz sanıyordum ama sen çocuklardan bile çocuk çıktın."
Ege araya girdi:
"Anne kurabiye var mı?"
İnci sepete uzandı;
"Bak da gör. Baban evde unutmadıysa..."
Deniz iç çekti. 
"Kabak yine benim başıma patladı."
İnci gülümsedi. 
"Bak buradaymış. Al oğlum."
Kurabiyeyi Ege'ye uzattı. Deniz bu kez ciddi ciddi İnci'ye baktı.
"İnci," dedi, "senin derdin ne gerçekten?"
İnci omuz silkti.
"Dert yok. Nereden çıkarıyorsun?"
Deniz'in sesi alçaldı.
"Mutlu değilsin."
İnci bir an durdu. Sonra hızlıca cevap verdi.
"Yok. Mutluyum. Hem ne güzel bir gün.... Niye mutlu olmayayım ki?" 
Cümle bitti ama içinde birşey açıkta kaldı. Çocukların gülüşleri o boşluğu hemen doldurdu. Güneş biraz daha alçaldı. Çimenlerin rengi koyulaştı. Derin esnedi.
"Anne," dedi, "eve gidelim mi?"
İnci cevap vermeden Deniz konuştu:
"Hadi çocuklar, toparlanıyoruz."
Aynı anda İnci de seslendi: 
"Hadi bakalım, gidiyoruz."
Çocuklar itiraz etmedi. Ege topu aldı, Derin ayakkabılarını giydi. 
Deniz örtünün bir ucundan tuttu. İnci de diğer ucundan. Bir an durdular. Sonra birlikte katladılar. Kimse kime yardım ettiğini söylemedi. Konuşacak çok şey vardı belki ama o an yan yana durmak yeterliydi.
Çocuklar bir adım önde yürürken Deniz yavaşladı. İnci de ona uydurdu adımlarını. 
Deniz: 
"Bir dakika," dedi Deniz.
Sesini yükseltmedi.
"Bunu sormazsam," dedi Deniz, "eve dönünce de soramayacağım."
İnci bekledi.
"Biz," dedi Deniz, kelimeyi tartarak,"hep böyle mi olacağız?" 
İnci hemen cevap vermedi. Gözlerini çimenlere indirdi. 
"Bilmiyorum," dedi sonunda.
"Ama bugün.... kaçmadım." 
Deniz başını salladı.
"Ben de."
İnci ona baktı.
"Bu bana yetiyor mu diye soracaksın şimdi," dedi. 
Deniz hafifçe gülümsedi. 
"Evet."
İnci nefes aldı. 
"Yetmiyor," dedi dürüstçe. "Ama yok da sayamıyorum."
Deniz bir adım yaklaştı. Dokunmadı. "Ben de daha fazlasını istiyorum," dedi. "Ama herşeyi aynı anda beceremiyorum."
İnci başını kaldırdı. 
"Biliyorum."
Bir süre sessiz kaldılar. Sonra İnci ekledi: 
"Bir gün konuşacağız. Uzun uzun."
Deniz gözlerini kaçırmadı. 
"Kaçmadan mı?"
"Kaçmadan."
O sırada Derin arkadan seslendi: 
"Anne! Baba! Geliyor musunuz?"
İnci ve Deniz aynı anda döndüler. 
"Aynı anda," dediler.















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OLMASAM DA OLURDU

BUNLAR DA KİM?

GÖRÜNMEYEN YORGUNLUKLAR